Gerçekten biliyor muyuz, yoksa sadece bilmenin verdiği o kısa süreli rahatlamayı mı seviyoruz?
Eskiden bilgi, ağır bir emanet gibiydi. Taşırken eğilirdin, dikkat ederdin, düşünürdün. Bugün ise bilgi, avuç içinde ışığı her saniye değişen bir ekran gibi… Parlak, cazip, ama dokunduğun anda dağılıveren bir yanılsama.
Çevreme bakıyorum:
Herkes her konuda uzman, herkesin fikri var ama kimsenin fikrinin kökleri yok. Toprağa inmeyen bir ağacın gövdesi olur, fakat gölgesi olmaz. Biz de böyleyiz işte… Herkesin yüksekten konuştuğu, ama kimsenin gölge verecek kadar kök salmadığı bir memleket.
Sosyal medya aslında bir sahne.
Bilgi değil, illüzyon alkış alıyor.
Sözün ağırlığı değil, sözün süsü değer görüyor.
Kimse merak etmiyor: “Bu söylediğim doğru mu?”
Onun yerine herkes şunu düşünüyor: “Bu söylediğim kaç beğeni alır?”
Oysa ben ömrüm boyunca şunu gördüm:
Bilmek, sakinlik ister.
Bilmek, sabır ister.
Bilmek, en çok da kendini bilmek ister.
Bugün ise en tehlikeli şey cehalet değil;
Cehaletini bilmeyenlerin özgüveni.
Belki bu yüzden ülke olarak en küçük tartışmada bile birbirimize bağırıyoruz. Çünkü bağırmak, bilmediğini saklamanın en pratik yolu. Ses yükseldikçe, akıl alçalıyor; kimse fark etmiyor.
Ben artık şuna inanıyorum:
Bu memleketin ihtiyacı daha çok bilgi değil, daha çok bilgelik.
Çünkü bilgi ezberlenir ama bilgelik yaşanır.
Bilgi tüketilir ama bilgelik büyür.
Ve bir gün, gözün ışığı söndüğünde geriye sadece şu kalır:
“Ben gerçekten neyi biliyordum ve bununla neyi iyileştirdim?”
Belki de mesele bu.
Göz yanılsamasının bittiği yerde, gerçek bilgi başlıyor.
Atiye Danış